İçeriğe geç

Tanık zorla getirilmezse ne olur ?

Bir Duruşma Sabahı: Kayseri’nin Soğuk Koridorlarında

Kayseri Adliyesi’nin o uzun, yankısı hiç bitmeyen koridorunda sabahın erken saatlerinde yürürken içimde garip bir ağırlık vardı. 25 yaşındayım. Günlük tutmayı severim; bazen kelimeler içimde birikip taşmasın diye yazdığım olur, bazen de sadece unutulmaktan korktuğum için.

O gün defterime hiçbir şey yazamadım. Elim kaleme gitmedi. Sanki kelimeler bile mahkeme salonunun kapısında durdurulmuştu.

Davam basit görünüyordu aslında. Küçük bir ticari anlaşmazlık. Ama işin içinde bir tanık vardı ve o tanık gelmiyordu. Gelmeyişi sadece bir yokluk değildi; bütün hikâyeyi eksik bırakıyordu. Hakikatin bir parçası sanki kaybolmuştu.

Avukatım duruşma öncesi bana bakıp “Tanık zorla getirilmezse iş uzar” dediğinde yüzündeki sakin ifade beni daha da huzursuz etti. Sanki bu cümle sıradan bir teknik detaydı. Ama benim içimde o cümle dev bir boşluk açtı.

“Tanık zorla getirilmezse ne olur?” diye ilk kez gerçekten düşündüğüm an

Bunu daha önce sadece bir soru gibi duymuştum. Hukuk derslerinde, haberlerde, birilerinin ağzında geçen bir ifade… Ama o gün ilk defa bana dokundu.

Tanık gelmezse ne olur?

Tanık zorla getirilmezse ne olur?

Bu sorular mahkeme salonunun duvarlarında yankılanmaya başladı içimde.

Benim için mesele sadece bir prosedür değildi. Çünkü o tanık, benim haklılığımı doğrulayabilecek tek kişiydi. Onun gelmemesi, sadece bir duruşmanın ertelenmesi değildi; benim içimdeki umutların da ertelenmesiydi.

Koridorda otururken elim titrediğini fark ettim. Kendime kızdım. “Bu kadar etkilenmemelisin,” dedim içimden. Ama insan bazen aklıyla değil, bekleyişiyle yoruluyor.

Gelmeyen tanığın bıraktığı sessizlik

Duruşma başladığında herkes yerini aldı. Hakim, dosyaya baktı. Avukatlar hazırdı. Ben ise nefesimi bile ölçerek alıyordum.

Ve o cümle geldi:

“Tanık hazır değil.”

O an, salonun içindeki hava değişti. Sanki biri pencereyi kapatmış da oksijen azalmış gibi hissettim. Hakim kalemini masaya bıraktı. Avukatım hafifçe arkasına yaslandı.

Benim içimde ise bir şey kırıldı. Sessiz, görünmez ama net bir kırılma.

O an gerçekten düşündüm: Tanık zorla getirilmezse ne olur?

Cevap çok basitti ama can yakıcıydı: Gerçek biraz daha bekler.

Ama beklemek, benim için kolay bir şey değildi.

Hakimin sözleri ve sistemin soğuk dili

Hakim, “Tanık hakkında zorla getirme kararı çıkarılmış ancak infazı sağlanamamış” dediğinde, bu cümle bana bir insan hikâyesi gibi gelmedi. Daha çok mekanik bir arıza gibiydi. Bir sistemin içinde bir şey çalışmamıştı.

Ama benim hayatımda “çalışmayan” şey sadece bir prosedür değildi.

Adaletin kendisi gecikmişti.

O an içimden geçenleri kimse duymadı ama ben kendimi ilk kez çok yalnız hissettim. Sanki herkes görevini yapıyordu ama kimse benim hikâyemin içinde değildi.

Kayseri’nin Soğuk Rüzgârı ve İçimdeki Sıcak Hayal Kırıklığı

Duruşma ertelendi.

Dışarı çıktığımda Kayseri’nin o sert rüzgârı yüzüme çarptı. Ama içimdeki soğuk daha büyüktü. Ellerimi cebime soktum, yürümeye başladım. Nereye gittiğimi bilmiyordum.

Bir bankta oturdum. Adliyenin karşısındaki küçük parkta insanlar vardı ama herkes kendi dünyasındaydı.

Defterimi çıkardım.

“Bugün hiçbir şey olmadı” yazmak istedim.

Ama olmadı.

Çünkü aslında çok şey olmuştu. Sadece görünmeyen şeylerdi.

Bir tanığın yokluğu, bir hayatı nasıl beklemeye alır?

Bunu düşünmeye başladım. Tanık gelmediğinde sadece mahkeme mi etkilenir, yoksa insanın içi mi daha çok yıpranır?

Benim için cevap netti.

İçim yıpranıyordu.

Çünkü belirsizlik, insanı en çok yoran şeydi. Bir şeyin kötü olması değil, yarım kalmasıydı asıl zor olan.

O tanık belki gelmeyecekti, belki gelecekti, belki de sadece gecikecekti. Ama ben o “belki”lerin içinde sıkışıp kalmıştım.

O an kendime itiraf ettim: umut ediyordum. Ve umut, bazen insanın en yorucu duygusu olabiliyordu.

Avukatımın telefonu ve ikinci bekleyiş

Telefonum çaldı. Avukatımdı.

“Tanıkla tekrar iletişim kurulacak. Gerekirse polis zoruyla getirilecek ama süreç uzayabilir.”

Sesi sakindi ama ben o cümlede başka bir şey duydum: belirsiz bir zaman.

“Uzayabilir” kelimesi bende yankı yaptı.

Çünkü hayatımın son birkaç ayı zaten uzuyordu. Her şey beklemeye dönüşmüştü.

Telefonu kapattıktan sonra bir süre ekrana baktım. Hiçbir şey hissetmemek istedim ama hissettim. Hem de fazlasıyla.

Geceye Dönüş: Günlük Sayfaları ve İç Hesaplaşma

O gece evde masama oturdum. Kayseri’nin gece sessizliği camdan içeri sızıyordu. Sokaktan geçen arabaların sesi bile yavaşlamıştı.

Defterimi açtım.

Bu kez yazabildim.

Ama yazdıklarım düzenli değildi. Duygularım gibi dağınıktı.

“Bugün adliyede bekledim. Bir tanık gelmedi. Ya da getirilemedi. Ne fark eder bilmiyorum. Ama içimde bir şey eksildi.”

Kalemim durdu.

Sonra devam ettim:

“Tanık zorla getirilmezse ne olur diye düşündüm. Cevabı hukuk biliyor belki ama ben bilmiyorum. Ben sadece beklemenin insanı nasıl tükettiğini biliyorum.”

Yazarken boğazım düğümlendi. Çünkü ilk kez bu kadar açık şekilde kendime itiraf ediyordum: ben yorulmuştum.

Umut, gecikince başka bir şeye dönüşür mü?

Bu soruyu defterin kenarına yazdım.

Cevap yoktu.

Ama içimde bir his vardı. Umut, gecikince bazen sabra dönüşüyordu. Bazen de kırgınlığa.

Benim içimde ikisi birden vardı.

Bir yanım hâlâ “gelecek” diyordu. Diğer yanım ise “gelmeyebilir” diye fısıldıyordu.

Bu ikisi arasında sıkışmıştım.

İkinci Duruşma: Aynı Salon, Farklı Bir Ben

Bir hafta sonra tekrar adliyedeydim.

Bu kez daha sessizdim. Daha dikkatliydim. Ama içimdeki gerginlik azalmamıştı.

Tanık hakkında yine “getirilecek” deniyordu.

Zorla getirme kararı yeniden gündeme geldi.

Ama ben artık “zorla getirilmezse ne olur” sorusunu daha farklı soruyordum.

Artık teknik bir soru değildi bu.

Bir duyguydu.

Bir kırgınlık biçimiydi.

Beklemek insanı değiştirir

Duruşma başlamadan önce etrafıma baktım. İnsanlar konuşuyor, dosyalar açılıyor, kapılar kapanıyordu.

Herkesin bir ritmi vardı.

Benim ise yoktu.

Ben sadece bekliyordum.

Ve bekledikçe değiştiğimi fark ediyordum. Daha az sabırlı, daha çok düşünceli, daha kırılgan biri oluyordum.

Eskiden basit olan şeyler şimdi ağır geliyordu.

Bir cümlenin gücü

Hakim yeniden aynı cümleyi söyledi:

“Tanık henüz hazır değil.”

O an gülümsedim ama bu bir mutluluk değildi. Daha çok çaresizlikti.

Çünkü bazı cümleler tekrarlandıkça güç kazanmaz, insanı yorar.

Ben artık o cümleyi ezbere biliyordum.

Ama içimdeki etkisi hiç azalmıyordu.

İçimde Kalan Son Duygu: Belirsizlik

Günler geçti.

Tanık bir türlü gelmedi.

Zorla getirme kararı uygulanmaya çalışıldı, süreç uzadı, dosya ertelendi.

Ama benim içimde asıl erteleme başka bir şeydi: hayatımın askıda kalması.

Bir akşam yine defterime yazarken kendime şunu söyledim:

“Belirsizlik, insanın en uzun bekleme biçimi.”

Ve o an anladım.

Tanık zorla getirilmezse ne olur sorusunun cevabı sadece hukukta değildi.

İnsanın içinde de bir karşılığı vardı.

Bazen adalet gecikir.

Ama bazen en çok insanın içindeki huzur gecikir.

Benim hikâyem de tam orada kalmıştı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

mecidiyeköy escort
https://thedasforum.com https://hesnakozmetik.com.tr https://dzenlifespa.com.tr Sitemap
ilbet giriş yap